30 Haziran 2019 Pazar

Bir Sanatçı Olarak Mükemmeliyetçi Olmak




Jackson Pollock, No. 5, 1948


Mükemmeliyetçi, herhangi bir alanda mükemmel olma yolunda aşırı çaba sarf eden kişi, demek TDK’nin tanımına göre ve aslında uzaktan bakıldığında çok da asil bir çaba gibi geliyor bu. Mükemmel olanı yaratmak! Fakat bana öyle geliyor ki mükemmeliyetçi olmak, derinlere inildiğinde, asil olmaktan çok uzak. Bana öyle geliyor ki, mükemmeliyetçilik, insanı yiyip bitiren bir kanser. Hatta öyle bir kanser ki bu, çoğu zaman tanımında olan “aşırı çaba”nın karşılığını bile veremiyor. Çünkü bir kere mükemmel olma baskısı insanı o an öyle aciz kılıyor ki, parmağınızı bile kıpırdatamayacak bir konuma geliyorsunuz. Ortaya kötü bir şey çıkarmaktan öyle korkuyorsunuz ki, bir kutuda kapalı kalmışsınız gibi yaşamaya başlıyorsunuz. Yanlış bir şey söylemekten korkar halde susup kalıyor, düşme korkusuyla adım atamıyorsunuz.

22 Haziran 2019 Cumartesi

Sanatın Yokluğunda Hayat



Yaklaşık iki yıldır, belki de daha fazla bir süredir, kendimi eskisi gibi iç huzuru yakalamış bir hâlde göremiyorum. Bunun en büyük sebebi üniversite sınavına tekrar ve tekrar hazırlanmam, dolayısıyla da bu süreçte hiçbir şey yazamamamdı. Bu öyle bir süreç ki, yazmayı bırakın, elime kitap bile alamadım doğru dürüst. Geçtiğimiz altı ay içinde sadece üç kitap, geçtiğimiz bir sene içinde de altı kitap okuyabildim bu yüzden. Ve sadece iki tane blog yazısı yazma şansım oldu.

26 Ocak 2019 Cumartesi

Kâşif Günlüğü #1: O Vakıt Son Mimoza



Bazen okuduklarımız ve izlediklerimiz konusunda fazlaca başkalarının etkisi altında kaldığımızı düşünüyorum. Onca dünya klasiği, onca kült film… Ve bunları izlemeden yıllar önce bile bu kitaplar ve filmler hakkında bir fikrimiz oluyor. Konularını, karakterlerini, alınması gereken mesajı bile biliyoruz. Her ne kadar bu mesaj kişiye göre değişmeliyse de, sürekli aynı şeyleri okumak bu kitaplardan çıkarmamız gereken şeyleri bile tekdüze hâle getirmeye başladı giderek. Bu eserlerin belli bir kültürel birikimi oluşturmak adına gerekli olduğuna inanıyorum, burası doğru fakat iş öyle bir noktaya geldi ki bu eserleri okurken ve izlerken bende bir görev bilinci oluşmaya başladı artık. Ve bahsettiğim iyi anlamda bir görev bilinci de değil. Ben, özellikle kitaplar için konuşmak gerekirse, bazı eserleri sırf sanki bir liste varmış da onu doldurmak için okuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Dünya klasikleri giderek ne kadar “kültürlü” olduğumu gösteren bir yapılacaklar listesine dönüşmeye başladı benim için. Ve tabii ki bu da bir ödev hissiyatı, bir kendini kanıtlama hissiyatı oluşturduğu için eskisi gibi kitap okuyamamaya başladım.


21 Aralık 2018 Cuma

Çöp Eser: Kime Göre, Neye Göre?




Çöp eser. Bu kavramı birçok yerde, birçok eser için duydum; hatta eserleri geçelim, bazı yazarlar için bile bu tabirin kullanıldığına şahit oldum. Birileri çıkıp diyor ki bu adamın/kadının yazdığı şey okunmaz. Neden? Birkaç kötü eseriyle karşılaştığın için mi? Senin zevkin bütün topluma mal edilebilir olduğu için mi? Yoksa o yazarın yazım tarzında toplumun çoğunluğunun beğenmediği bir yan bulunduğu için mi? Peki kim bu çoğunluk ve nedir bu beğenilmeyen yanlar? Gelin inceleyelim.

1.  Eserdeki betimleme miktarı: Ben, Balzac’ı okumaktan büyük haz alan biri olarak, betimlemeli eser seven taraftanım fakat birçok insanın betimlemeyi laf kalabalığı olarak gördüğünü de biliyorum. Bunu özellikle somut şeyler için savunuyorlar, bunun da farkındayım. Ruhsal betimlemeler, karakterin iç dünyasına olan yolculuklar daha heyecan verici çünkü. Ben de az çok bir vazo ve aşkın aynı kelime yoğunluğuyla tarif edilemeyeceğine katılıyorum ama bence bu yine de vazonun sadece üstündeki çatlaktan ve içindeki kurumuş çiçekten ibaret olmasını gerektirmez. Ben isterim ki yazar bana vazonun üstündeki çatlağın hangi kavga yüzünden olduğunu, yapıştırılan yerin desenin en güzel yerini nasıl da bozduğunu ve içindeki kurumuş çiçeklerin susuzluktan değil, ruhsal bitkinlikten beslenerek öldüğünü anlatsın. 

6 Eylül 2018 Perşembe

İYİLEŞMEK İÇİN YAZ: DEPRESYON





Yazı, bize binlerce yıl boyunca farklı medeniyetlerin, farklı dünyaların kapısını açmıştır. Önümüze tarihi sermiş, onca bilge insanın yolumuzu aydınlatmasına olanak sağlamıştır. Fakat yazı sadece geçmişi anlatmaz, açtığı tek kapı da yalnızca farklı medeniyetlerin kapısı değildir. Yazı, geleceğin şarkısını da söyleyebilir, eğer sesinizi bulmaktan korkmazsınız ve aynı zamanda zihninize açılan bir kapı da olabilir yazı, eğer parmaklarınız kapının kolunu kavrayacak kadar cesursa.

14 Kasım 2017 Salı

Medeniyetlerin Beşiğini Tıngır Mıngır Sallar İken: Çeviriler ve Edebiyat



Türkçeyi bir insanın kendini ifade edebileceği en şiirsel dillerden biri olarak görmüşümdür hep. Üstelik sadece şiirsel olmakla kalmayıp, zengin bir dildir de. 'Heart' kelimesi yerine kuru bir kalbi kullanmak zorunda değilizdir mesela Türkçede. "Yürek"ten, "gönül"den bahsederiz. Harfler, bu kelimeleri kullandığınızda içinizden adeta şevkle yükselir. Başka bir kelimeyi, örneğin, "hissetmek" anlamına gelen "feel" kelimesini "duyumsamak" olarak kullandığımızda ise dudaklarımızda bir gülümseme meydana gelir sanki. Damağınızda yumuşak bir tat bırakır bu kelime. Biri kulağınıza fısıldıyor ve sanki tüm tüyleriniz daha fazlası için isyan ediyor gibidir. Fakat bu güzelliğe sahip olan yalnızca Türkçe midir? "Heart" kelimesinin r ve t harflerinde de göğsümüzden bir figan kopar gibi olmaz mı ya da "feel" kelimesinin sondaki o l harfi bir kadının vücudu gibi kıvrılarak ilerlemez mi kalbimizin derinliklerine?

Fransızcada , "I miss you." yani "Seni özledim." denmez mesela, "Tu me manques." denir. "You're missing from me." anlamına gelir aslında bu cümle. Yani, "Benden eksiksin." demektir. Seni özledim demekle aynı şey midir şimdi birinin sizden eksik olması? Hangisi kalp atışlarınızda ritim bozukluğuna yol açar? 

21 Ağustos 2016 Pazar

AYDAKİ İLK ADIMLAR | KISA HİKÂYE



(İlk kısa hikâyem olan Aydaki İlk Adımlar bana aittir ve iznim olmadan hiçbir yerde kullanılamaz.)


Ruhunun kırıklarını ölü bakışlarının altına süpüren kadına.


Korku, güçlü bir duyguydu. Özellikle de oturduğunuz soğuk bank bir hastanenin bahçesindeyse ve eski bir arkadaşınızın ölüme karşı verdiği savaş belirsizliğini koruyorsa.

Rüzgâr yüzüme, tenime dokundu; geride titreyen küçük bir kız çocuğu bıraktı. Kalemi tutan ellerim soğuktan kızarmıştı ama dizlerime koyduğum resmin üstünde çalışmaya, resimdeki adamın alnına düşmüş saçlarına gölgeler vermeye devam ettim. Gökyüzü, soluk bir mavi rengindeydi. Uzaktan gelen konuşmalar fısıltılar hâlinde zihnime doluyor, oradan mideme düşüp içimdeki boşluğu besliyordu. Büyük bahçede bir tek çocuk, bir tek gülüş sesi yoktu. Uğuldayan ağaçlar, kararmaya başlayan bulutlar ve etrafımdaki her şey sanki şimdiden onun için yas tutmaya başlamış gibiydi.